Bilim, doğayı anlamaya çalışırken önce onu dinlemeyi öğretir.
Hücrenin içindeki en küçük molekülden, insan davranışlarının
en karmaşık örüntülerine kadar uzanan bu yolculukta
öğrendiğim en temel gerçek şudur. Doğa tek tip değildir, hiçbir
zaman olmamıştır, olmayacaktır.
Bir biyokimya profesörü olarak yıllarımı insan sağlığı ile ilgili
çalışmalara verdim. Bunların bir bölümünü de hormonlara,
nörotransmitterlere, genetik düzenleyicilere ve çevrenin
biyolojik sistemler üzerindeki etkilerine adadım. Laboratuvarda
öğrendiğim her şey, bana doğanın “sapma” diye bir kavram
tanımadığını gösterdi. Doğa yalnızca çeşitlilik üretir. Çeşitlilik
ise bir hata değil, bir zenginliktir.
Bu kitap, LGBTIQ+ bireyleri “açıklamak” ya da “tanımlamak”
amacıyla yazılmadı. Çünkü hiçbir insan grubu, varlığını
meşrulaştırmak için bilime ihtiyaç duymaz. Bu kitap, bilimin
ışığında yanlış anlamaları azaltmak, korkunun yerini bilgiyle,
önyargının yerini temasla, sessizliğin yerini hikâyelerle
doldurmak için yazıldı.
Hormonlar…
Toplumda sıkça yanlış anlaşılan, bazen gereğinden fazla anlam
yüklenen, bazen de korkuyla anılan moleküller. Oysa hormonlar
ahlak taşımaz, ideoloji üretmez, yönlendirme yapmaz. Onlar
yalnızca bedenin çevreyle ve kendisiyle kurduğu iletişimin
kimyasal dilidir. Testosteron, östrojen, oksitosin, dopamin ya da
serotonin; hepsi insan deneyiminin ortak bileşenleridir. Bu
moleküller farklı oranlarda, farklı zamanlarda, farklı bedenlerde
çalışır. Tıpkı doğadaki çiçekler gibi…
İlgili kitabın ön sayfalar dosyası yüklenmemiştir!