2016-17 Eğitim-Öğretim Yılı Önlük Giyme Töreni’nde, bu mesleğe henüz
ilk adımını atan gençlere, dekan sıfatıyla şöyle bir konuşma yapmıştım:
Hekimlik zor iş; olunması da, uygulanması da, sürdürülmesi de zor…
Olunması için en başta yeterli bir zekâ, kuvvetli bir hafıza ve çok uzun
bir eğitim gerekiyor. Layıkıyla uygulanabilmesi için bilgi, birikim, becerinin
yanı sıra ekip ve donanım şart. Sürdürülebilirlik için ise sabırlı ve verici bir
karaktere sahip olmak, daha baştan hayat boyu pek çok dünya zevkinden
mahrum yaşamayı göze almak, hastaların ve hastalıkların üstesinden
gelebilmek için sürekli çalışmak ve kendini yenilemek, bu arada şartlar
ne olursa olsun moralleri hep yüksek tutmak, hiçbir şekilde hayattan
kopmamak gerekiyor. Bir de, içinde çalışılan sağlık sistemi ile hedef kitle
olan hasta ve yakınlarının sağlık hizmetini verme ve alma hususundaki
değişen algıları var tabii!..
Çok iyi hekim olmaya gelince… Onun yolu, bütün bunların yanında kültür,
felsefe ve sanatla, kısaca hayatla iç içe olabilmekten geçiyor. Hastanın
ve yakınının ne düşündüğünü, ne hissettiğini, ne beklediğini anlamak;
psikolojisi, kültürü, yaşam tarzı ile onları tanımak; ve de verilecek hizmeti,
bu bağlamda onlarla empati kurarak sunmak iyi hekimliğin olmazsa
olmazları. Bilim adamı olmanın dinamikleri ise bambaşka… Tıpta genel bilginin
yarılanma ömrü ortalama üç yıl. Bazı özel dallarda bunun sadece onda
biri! Oysa bütün bu anlattıklarımız için çok uzun bir zamana ihtiyaç var,
deyim yerindeyse bir ömür gerekiyor! Yani bir Latin atasözündeki gibi “Arts
longa vita brevis.” (Bilim-sanat uzun, hayat kısadır.)
Helenistik Çağ’da, İskenderiye’de zamanın en önemli matematik okulunu
açan Euclides, okulu ziyarete gelen ve kendisinden geometri eğitimini
kolaylaştıracak kısa bir yol bulmasını isteyen Kral Ptolemaios’a şöyle
cevap vermişti: “Bilim için ‘Kral Yolu’ yoktur!”
Eminim Euclides’e tıp mesleği sorulsaydı “Tıp bilimi için, ona hayatı
adamaktan başka yol yoktur.” derdi.
Evet, uzun yol ve hayatı adamak!.. Hekim, bunlarla birlikte çok şey yaşar
ama gerçekte, kişisel olarak “ne yaşar ne yaşamaz!” Bunu ancak hekim
olan ya da hekimle hayatını paylaşanlar bilir; anne, baba, eş, çocuk,
kardeş, yakın arkadaş gibi.
Biz de bu uzun yolu yürüdük; mesleğe ömür verdik, yaş altmış oldu. Hatta
laf aramızda biraz da geçti! Şimdi Âşık Veysel gibi;
Veysel günler geçti yaş altmış oldu
Döküldü yaprağım çiçeğim soldu
Gemi yükün aldı gam ilen doldu
Gayri harekete mâni olunmaz
diyebilir miyiz, doğrusu bilemiyorum; zor. Doktorun yaprağı dökülse,
çiçeği solsa, gemisi yükün alıp gam ile dolsa da çekip bir yerlere
gidemez; sağlık hizmetini, nerede, hangi şartlarda olursa olsun vermek
ve son nefesine kadar bu işe devam etmek zorundadır.
(...) Evet, bugün işte böyle bir gömleği giyiyorsunuz. Bu, bir mesleğin
ki insanların vücuduna, düşüncesine, sırlarına, şuur altına, tanıdıktanımadık-
hizmetli-devletlü herkesin evine, işyerine ve hatta mezarına
girme, vakıf olma yetkisi veren bir mesleğin ruhsatının rumuzudur bu!
O kadar onurlu, şerefli, cismi maddi ama ismi manevi bir giysidir ki bu,
hayatın 18-20’li yaşlarında, sizin şu an giydiğiniz gibi lekesiz, tertemiz
giyilir ve bir gün, bir ay, bir yıl, on yıl değil bir ömür sonra ve ancak,
yine lekesiz, tertemiz ve aynı renkte, bir başka beyazla değiştirilebilir;
dikişsiz bir elbiseyle, yani kefenle!.. Bazı insanlar, özellikle politikacılar,
“biz kefenimizi giyerek bu yola çıktık” derler ya işte o misal.. Onların
ki ne kadar samimidir, ne kadar gerçektir bilemem ama bizimkisinin öyle
olduğuna hiç şüphe yoktur. Evet… Bu gömlek aynı zamanda bir “ateşten gömlektir”; çünkü hata
payınız sıfırdır ve giyene böyle olağanüstü yetkiler tanırken aynı zamanda
o ölçüde de sorumluluk yükler...
Bir cümle ile bu şerefli yükü taşıyabilmenin yolu, asla ve kata başka
kişi ve güçlere değil, bizzat kendimize, mesleğimize ve meslektaşımıza
sarılmamızdan geçer.
Mazhar Osman der ki…
“Şöhreti, serveti huzur, şeref ve haysiyetinizle asla değiştirmeyin,
Mevki ve ikbal için kimseye boyun eğmeyin,
Namuslu, hür ve cesur olun ki bunun zevki ölçüsüzdür,
Korkak olmayın, korkaklar ezilir, kendinizi asla ezdirmeyin,
kimse size acıma hissi duymasın.”
Mesleğimizin en büyüklerinden Eusculap; “Ahlaksızlara tıp öğretmeyin”
demişti. Bizim Yunus ise
“Girdim ilim meclisine eyledim kıldım talep
Dediler ilim geride illa edep, illa edep.
diye dile getirmişti bilim adamının ahlakını, etiğini, namusunu.
Bu bâğlamda Hazreti Mevlâna’nın o güzeller güzeli sözlerinden birini
rehber edinmek kanımca sizler için çok doğru bir seçim olacaktır; “Bir
beste ol arkandan hasretle söylesinler.”
Bir beste olmak elbette kolay değil ama “bir tını da olsa hoş bir seda
bırakmak güzel olur” diye düşünmekten de geri kalmamalıyız.
Bu belki, düşünür Thomas Campbell’in “Arkada bıraktıklarımızın
yüreğinde yaşamak, ölmemektir.” vecizesinden, belki J.L.Mc Greery’in
“Yıldızlara ölüm yoktur. Onlar daha güzel bir kıyıda doğmak için
batarlar.” sözünden, belki de artık (biyolojik) hayatın son düzlüğüne
gelmiş bir insan olarak şair-yazar Rıfat Ilgaz’ın ölüm döşeğinde söylediği
son üçlüğünden mülhemdir, bilemiyorum:
Elin elime değsin
Isıtayım onları
Boşa gitmesin sıcaklığım.
Evet, o konuşmam ana hatlarıyla böyle idi...
Ve “Çok sevgili öğrencilerim, tıp camiasına, aramıza hoş geldiniz,
sefa getirdiniz.” cümlesiyle sona ermişti. Şimdi sizlere de; asistanıyla,
genç uzmanıyla, kıdemlisiyle, hocasıyla kitabımıza, onun aracılığıyla da “Kliniğimize hoş geldiniz” diyorum!.. Bununla, Dr. Ernest Hemingway’in
“Bizler, hiç kimsenin, hiç bir zaman üstad olamayacağı bir mesleğin
çıraklarıyız.” şeklindeki o veciz sözünden de öte “bizler bu mesleğin
hep birer öğrencisiyiz.” düşüncesine sahip bir meslektaşınız olarak,
tabir-i caiz ise kliniğimizi sizlerle paylaşmak istedim.
Bültenimiz 2019 yılı 30 Haziran’a kadar olan son bir yıllık çalışmalarımızı
içermektedir. Bundan sonra da, kısmet olursa her yılın ilk altı ayı ile
bir yıl öncesinin son altı ayını kapsamak üzere yıllık çalışmalarımızı
aynı formatta hazırlamak ve o senenin büyük Kongresine yetiştirmek,
meslektaşlarımızın istifadesine sunmak düşüncesindeyiz.
Öncelikle ve özelikle…
Adından da anlaşılacağı üzere (Bülten; halka bilgi vermek üzere, belli
zamanlarda ya da aralıklarla çıkarılan resmi duyuru, bir kuruluşun
çalışmalarını ya da bilimsel araştırmaların özetini yayımlamak üzere
çıkarılan süreli yayın, TDK) tam anlamıyla bir telif eser iddiası olmayan bu
çalışmamızın, daha çok klinik içi eğitim amaçlı olduğu veçhiyle, özellikle
seminerlerde kullandığımız bir takım dokümanların sahiplerinin isimlerine
yer verilmeyişi sebebiyle yanlış yorumlanmamasını, şu ya da bu şekilde
“intihal” olarak değerlendirilmemesini dileriz. Bu noktada, pek çoğu
anonim ya da bilmediğimiz kişilere ait olan hak sahiplerine eğitim ve bilim
adına çok teşekkür ediyorum.
Tüm çalışmalarımızı sade, kolay anlaşılacak bir dille, amiyane tabirle “hap
bilgi” şekline getirmeye çalışarak, görselliği yüksek, sayfa düzeni olarak
da göze hitap edecek bir formatta takdim ettik. Bu bağlamda, hemen her
konunun sonunda kanaatimizi ve algımızı belirten “Kıssadan Hisse”mizi
de ilave ettik.
Bültende yer verdiğimiz tüm çalışmalarda, “mutlaka tam akademik
olsun” kaygısından uzak durduk; bu bâbda, mesela tartışma bölümlerine
girmedik, kaynaklara yer vermedik. Ama bütün bunlar asla bültenimizin
bilime aykırı olduğu anlamına gelmez.
İdari yapımızı, hal-i hazır durumumuzu, vizyon ve misyonumuz ile geleceğe
dair düşüncelerimizi açıkladıktan sonra “Eğitsel ve Bilimsel Çalışmalar”
adını verdiğimiz Dördüncü Bölümde, özellikle genç meslektaşlarımız
tarafından fazlaca bilinmediğini veya az ya da çok herkesin işine
yarayabileceğini düşündüğümüz özel seminer konularını seçtik. Onları
klinik içinde sunuldukları şekle göre sadeleştirdik ve daha çok pratiğe
yönelik olarak özetlemeye gayret ettik. Beşinci Bölümdeki “Zor Olgular” adı altında topladığımız sunumlar
her yönüyle özgün ve kliniğimize ait çalışmalardır. Bunların bilime katkı
sağlayacak nitelikte olduğu inancındayız.
Altıncı bölümdeki “Klinik Pratik Uygulamalarımız” adındaki
bilgilendirmelerin ise tecrübe aktarımı anlamında ayrı bir önemi olduğu
kanaatindeyiz. Bütün bunlarla, klinik uygulamalardaki bazı prensiplerimizi,
sıkıntılı olgularda davranışımızı, dara düştüğümüzde bulduğumuz
çözümleri siz değerli meslektaşlarımızla paylaşmayı amaçladık.
Yedinci ve son bölüm olan “Paramedikal Çalışmalar ve Sosyal
faaliyetlerimiz” ile ise yeri geldiğinde “Doktor Ne yaşar Ne Yaşamaz”
misali, mizah sanatını da kullanarak kitabımıza çeşni katmaya çalıştık.
Son olarak...
Bu kitabın hazırlanmasında emeği geçen herkese, birlikte çalışmaktan
mutluluk duyduğum doktor, yardımcı sağlık personeli, hizmetli tüm mesai
arkadaşlarıma çok teşekkür ediyorum. Klinik eğitim ve idari sorumluluğuna
başladığından bu yana, çalışmalarımızın kolaylaştırılmasında yardımlarını
esirgemeyen hastanemizin deneyimli Başhekimi Prof.Dr. Recep
Demirhan’a da ayrıca şükranlarımı sunuyorum.
Hizmeti önceleyen malum sağlık sisteminin performansa zorlayıcı şartları
içerisinde, özellikle editör yardımcılarımla birlikte çoğunlukla mesai dışı
çalışıp bir hayli emek vererek hazırladığımız bu kitabın Türk oftalmoloji
camiasına karınca kaderince katkı sağlamasını, benzer çalışma ve
paylaşımların diğer göz kliniklerince/Anabilim Dallarınca da yapılarak bu
eğitim-paylaşım çabasının bir gelenek haline gelmesini diliyorum.